Author Archives: hassuluk

Bazı akademisyenler ile Ankara'daki siyasetçi, bürokratlara sorarsanız herşey yolunda. Yiyin yiyebildiğiniz kadar. Bir sorun çıkarsa -ki çıkar- ilaç veririz, ameliyat ederiz, koşun gayri diye kamu spotları yayınlarız. Ama iyi ki herkes onlar gibi düşünmüyor.
Elazığ’da yapılan bir araştırmada, tezgahta satışa sunulan balıkların yüzde 83’ünün, biriktirdiği ağır metaller nedeniyle tüketime uygun olmadığı belirlendi.

Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Osman İrfan İlhak, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tezgahta satılan alabalık, sazan, çipura ve levrek balıklardan 15’er adet alarak, içerdikleri kadmiyum, kurşun, bakır, çinko ve demir gibi bazı ağır metallerin miktarını incelendiklerini söyledi.

Araştırmada, Türk Gıda Kodeksi tarafından 2008 yılında yayımlanan ’Gıda maddelerinde belirli bulaşanların maksimum seviyelerinin belirlenmesi hakkında tebliğe’ göre balıkların 1 kilo kas dokusunda en fazla 0,05 miligram bulunması gereken kadmiyum miktarının, alabalık dışındaki balıklarda yüksek çıktığının tespit edildiğini belirten İlhak, ”Bazı sazan balığı örneklerinde 0,25 miligram miktarında rastlanan kadmiyum ortalama olarak çipurada 0,13, levrekte 0,11, sazanda 0,16 miligram olarak tespit edildi. Kadmiyum yönünden tebliğe uygunluk gösteren alabalıkta ise bu miktar 0,03 miligram olarak belirlendi” dedi.

İlhak, tebliğe göre 0,3 miligram olması gereken kurşunun ise bazı örneklerde 1.18 miligrama kadar çıktığını, bu oranın levrekte ortalama 0,75, sazanda 0,38, alabalıkta 0,3, çipurada 0,29 miligram olarak belirlendiğini belirterek, şunları kaydetti: ”Balıkların 1 kilogram kas dokusunda en fazla 20 miligram bulunması gereken bakır ile 50 miligram bulunması gereken çinkonun ise balıklarda kabul edilebilir değerlerde bulunduğunu gördük. Tebliğde balık için herhangi bir miktar belirtilmeyen demir ise çipurada ortalama 1,4, levrekte 3,3, sazanda 12,5, alabalıkta 3 miligram olarak tespit edildi. Örnek olarak alınan 60 balık tekil olarak değerlendirildiğinde balıkların sayı olarak 50’si, oran olarak ise yüzde 83’ünün insan tüketimine uygun olmadığını belirledik.” "

"Çevremizi kirletiyoruz"

Yrd. Doç. Dr. Osman İrfah İlhak, bilinçsiz tarım ilacı kullanma, arıtma tesisi olmayan endüstriyel kuruluşların atıklarını direkt olarak akarsu, kanal veya atmosfere boşaltmaları ve özellikle sanayi bölgelerinde havaya karışan ağır metallerin yağmur, rüzgar, erozyon vasıtasıyla farklı bölgelere taşınarak, kara ve su ortamına karıştığını söyledi.

Suyun, ağır metallerin birikimine en uygun alan olduğunu dile getiren İlhak, özelikle durgun sularda su zeminindeki çamurda önemli miktarlarda ağır metal biriktiğini aktardı.

Örneklerde, özellikle son derece tehlikeli olan kadmiyum oranlarının yüksek çıktığına dikkati çeken İlhak, şöyle devam etti: ”Bu durum, ekolojik olarak çevremizi hızla kirlettiğimizi gösteriyor. Ağır metallerin su ve suda yaşayan canlılardaki dağılımının incelenmesi, çevresel kirliliği gösteren kriterlerden biridir. Kentsel ve endüstriyel atıkların sulara karışması, bu toksik maddelerin ekosisteme girmesine neden olmaktadır. Bunun sonucu olarak akuatik ortam ağır metal yönünden zenginleşmekte, bu kimyasal maddeler suda yaşayan canlılarda birikmektedir. Bu canlıları tükettiğimizde, uzun vadede bu ağır metaller bizim vücudumuzda birikmeye başlamakta ve böbrek, beyin, karaciğer gibi organlarda ve merkezi sinir sisteminde hasardan üreme fonksiyonlarında bozukluğa kadar sağlık problemlerine yol açmaktadır. Sağlık açısından önemli sorunlar oluşturan ağır metal iyonlarının tüm gıda örneklerinde sürekli olarak izlenmesi ve gerekli yasal düzenlemelerin zaman geçirilmeden yapılması gerekmektedir.”

Star
Amerika’da yaptıkları araştırmalarda ürettikleri ilacın yararlı olduğuna dair herhangi bir onay almayan dev ilaç şirketlerinin, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede insanlar üzerinde deney yaptıkları ve Türkiye’de bu deneylerde 893 Türk’ün öldüğünü bildirildi.
Hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen ilaç deneyleri tüm dünyada dev kampanyalar yürütülürken Amerika’nın 1 milyonu aşkın tirajlı dergisi Vanity Fair bu yılın Ocak ayındaki sayısında, “Ölümcül ilaçlar” başlığıyla dünyanın dört bir yanında insanlar üzerinde gerçekleşen ilaç deneylerini haber yapmıştı.

Haberde ABD’deki birçok ilaç şirketinin yasalardan kaçınmak ve araştırma maliyetini düşürmek için, insanlarla yapılan deneyleri fakir ülkelere taşıdığı ve bunlardan Türkiye’nin 6’ncı sırada yer aldığı belirtildi.

İngiliz The Independent gazetesi ise dün manşetten yayınladığı haberde, Vanity Fair’in haberindeki en büyük eksikliği giderdi ve bu deneylerde hayatını kaybeden insanların sayısını yayınladı. Independent’in haberine göre Türkiye’de Ocak 2007 - Aralık 2010 tarihleri arasında yapılan ilaç deneylerinde kobay olan binlerce kişiden 893’ü hayatını kaybetti.

Bu rakam Hindistan’da 1700’ü aşarken Meksika’da da 1500’e yakın kobayın öldüğü belirtildi. Gazete, sadece Hindistan’da bir yıl içinde gerçekleşen 1600 klinik deneyde 150 bin kişinin para karşılığı ya da tedavi umuduyla kobay olmayı kabul ettiğini yazdı.

Habere göre, yasaların çok gevşek olduğu Hindistan’da bu kobaylar arasında okul çağındaki genç kızlar da bulunuyordu ve 13 yaşındaki Sarita adlı bir genç kız, ailesinin bilgisi dışında kobay olarak kullanılırken akciğerlerinin iflas etmesi sonucu hayatını kaybetti.

Türkiye dünyada 6’ncı

ABD’deki sıkı denetimler nedeniyle deneylerini ve insanlar üzerindeki klinik testlerini yasaların nispeten daha gevşek olduğu az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere kaydıran batılı ilaç şirketleri de şöyle sıralandı: Pfizer, Bristol Myers, PPD, Squibb, Amgen, Bayer, Eli Lilly, Quintiles, Merck, KGaA, Sanofi-Aventis, Wyeth. Türkiye klinik deneylerin en fazla yapıldığı 6’ncı ülke.

İlaç şirketleri, Amerika’da yapılan araştırmalar sonucunda ürettikleri ilacın yararlı olduğuna dair herhangi bir onay alamazlarsa, bunların yerine Türkiye, Hindistan, Fas, Romanya, Çin gibi ülkelerde yapılan klinik deneyler yürütüyorlar. Burada denekler daha ucuz ve bilinçsiz olduğu için tehlike olasılığı yüksek ilaçlar bile rahatlıkla test ediliyor, olumsuz sonuçlar alınması halinde daha az sorun yaşanıyor.

Yani yabancı ülkelerdeki Sağlık Bakanlığı’ndan onay alarak yapılsalar da deneklere zarar verme olasıkları daha yüksek olan ilaçlar deneniyor. Türkiye’de şimdiye dek gerçekleştirilen klinik deneylerin sayısı 716’yı buldu. Ancak bu deneylerde en az 10 Türk denek kullanıldığı düşünülürse kobay Türkler’in sayısının 7 binden fazla olduğunu söylemek mümkün. Sadece 2007-2008-2009-2010 yıllarındaki deneylerde 893 kişinin öldüğü düşünülürse olayın dehşeti de artıyor.

‘Canlarına okuruz’

Sağlık Bakanlığı, ABD’li ilaç firmalarının, Türkiye’deki insanlar üzerinde para karşılığında ilaç deneyleri yaptırdığı iddiası üzerine bir açıklama yapmış ve klinik deneylerin hem Sağlık Bakanlığı hem etik kurullar tarafından denetlendiğini, deneklere para verilmesinin de yasak olduğunu belirtmişti.

Yetkililer, etik kurul onayı olmadan yapılan araştırmaların 3 yıla kadar hapisle cezalandırıldığını ifade etti. Bakanlık, “Türkiye bu konunun en sıkı denetlendiği ülkelerden birisi. Ölüm, hastalık olsa canına okuruz” dedi.

‘Türkiye’de rakam binlerce kişiye ulaşır’

İngiltere’nin prestijli gazetelerinden The Independent’in Hindistan’da ilaç firmalarının insan kobaylar üzerindeki deneylerini konu alan haberi ilaç sektörünün yeniden tartışılmasına yol açtı.

Klinik Farmakoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Cankat Tulunay ‘Kobay dehşeti’ne ilişkin şunları ifade etti: “Gönüllü olarak Türkiye’de ilaçlara kobay olan binlerce insan var. İmzaladıkları formlarla ölümle sonuçlanabilen deneylere maruz kalıyorlar. Bundan daha da tehlikelisi hastanın ve hastanın yakınlarının haberi olmadan ilaç şirketleri aracılığıyla doktorlar tarafından gizlice yapılan ilaç araştırmaları.

Örneğin Nijerya’da Pfizer’in gizli yaptığı ve piyasadan kaldırılan Trovan isimli antibiyotik araştırmasında onlarca çocuk öldü. Bu olay dolayısıyla şirket Nijerya hükümeti ve hasta sahiplerine çok yüklü tazminatlar ödedi. Amerika’da FDA uzun yıllar ciddi septik şokta etkili olduğu iddia edilen ve Türkiye’de 20 mg’lı flakonun 2 bin 170 TL’den satılan XIGRIS LILLY firması tarafından piyasadan çekildi.

SGK milyonlarca lirayı bu ilaca döktü. İlaçları denetlemek için kurulan etik kurulunda hiç deneyimi olmayan ve klinik değil ‘veteriner’ farmakologlar var. Tam tersi durumlar da söz konusu örneğin Sanofi-Aventis firması üretimi olan ‘Ketek’ adlı antibiyotik için sahte, kağıt üzerinde araştırmalar yaptı. Bu durum dolayısıyla da çok insan hayatını kaybediyor. Dolayısıyla Türkiye’deki rakam binlerce kişiye ulaşır.”

Vatan

4 yılda 23.607 kişiyi kurban etmişler!

Deney faresi olmaya hazır mısınız?

İlaç devlerinin kullandığı Türk kobaylar konuştu

İlaç devlerinin Türkiye’de dört yıl içerisinde yaptıkları 716 klinik deneyde Türkleri kobay olarak kullandığı yönündeki iddia gündeme bomba gibi düştü. Para için kobaylık yapan üniversite öğrencisi G.Y., “Mecbur kaldım deneklik yapmaya. İş başına 200 ile 300 lira alıyoruz. Birçok öğrenci para için gidiyor” dedi.
16 Kasım 2011 Çarşamba - 09:39

ABD’deki ilaç devlerinin 2007-2010 yılları arasında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede binlerce insanı kobay olarak kullandığı yönündeki dehşet yarattı. Dün İngiliz Independent gazetesinde yayımlanan haberde, sadece Türkiye’de dört yıl içerisinde 716 klinik deney yapıldığı ve bu deneylerde de, Türklerin kobay olarak kullanıldığı 893 araştırmanın gerçekleştirildiği iddia edildi. Haberin ardından Türkiye’deki kobay sorunu bir kez daha gündeme oturdu. VATAN, ‘Türk kobaylar’ın izini sürdü.

Kobay öğrenci

Ege Üniversitesi ARGEFAR İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi Araştırma Kliniği’nde, ilaçların geliştirme ve araştırılmasında kobaylık yapan birçok öğrenci bulunuyor. Sosyoloji Bölümü öğrencisi G.Y. şu zamana kadar iki defa kobaylık yapmış, karşılığında da 300 lira almış: “İlaç denekliği diğer adıyla kobaylık Ege Üniversitesi’nde çok bilinen bir şey ama aleni yapılmıyor. Genellikle arkadaşlarınızdan duyuyorsunuz böyle bir şey olduğunu. Ben de bir arkadaşım vesilesiyle haberdar oldum. Ailemle yaşıyor olmama rağmen mecbur kaldım deneklik yapmaya. İş başına göre aldığınız para 200 ile 300 lira arasında değişiyor. Birçok öğrenci para kazanmak için gitmek zorunda kalıyor.”

Böbrek ilacı denedi

G.Y., yapılan işlemi şöyle anlattı: “Önce sizden kan alınıyor ve test yapılıyor. Deney için uygunsanız sık sık aralıklarla kanınız alınmaya başlanıyor ve 1 geceyi orada geçiriyorsunuz. Kan alımı bitene kadar bir süre yemek yemiyorsunuz, sabah saat 07.00’ye kadar orada kalıyorsunuz ve çıkıyorsunuz. Aynı günün akşamı tekrar gidiyorsunuz.” G.Y deney öncesinde her türlü yan etki karşısında sorumluluğun kendisine ait olduğunu belirten bir sözleşmenin de imzalatıldığını ifade ederek şöyle devam etti: “1 seferde 12 kişi alınıyor, kadın ve erkekler ayrı odalara yerleştiriliyor. Bir ilacın testi yaklaşık 1 hafta sürüyor. Kan değerleri üzerinden yapılan testlerde ilacın nasıl bir etki vereceği ve diğer ilaçla olan karşılatırması yapılıyor. Ben iki kere gittim test için. İki tane böbrek ilacı kullandım. Yan etkilerin olma riski her zaman var. Teste başlamadan önce sorumluluğun size ait olduğu yönünde bir sözleşme imzalatıyorlar. 1 hafta sonunda da doktorunuzdan ya da hemşireden zarf içinde paranızı alıyorsunuz.”

Parayla kobaylık yasak!

SAĞLIK Bakanlığı’nın Ağustos 2011’de yayımladığı yönetmeliğe göre klinik deneylere katılan gönüllülere deney sonrasında herhangi bir mali teklifte bulunmanın söz konusu olamayacağı belirtiliyor. Klinik araştırmaların, kişinin serbest iradesiyle verdiği bilgilendirilmiş gönüllü oluru, bağımsız etik kurulu onayı ve Sağlık Bakanlığı izni olmadan başlatılması ve yürütülmesi mümkün değil. Bunlardan herhangi birine aykırı davranılması durumunda Türk Ceza Kanunu’nun 90. maddesine aykırı işlem yapmaktan sorumlular, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasına çarptırılıyor.

Bu arada Sağlık Bakanlığı, Türkiye’de yapılan deneylerde kobay olarak kullanılan 893 Türk’ün öldüğü yönündeki haberlerin bilgi eksikliğinden kaynaklandığını belirterek, “Türkiye’de 893 klinik araştırma” yapıldığını duyurdu.

893

Independent’ın iddiasına göre 2006-2010 arasında Türkiye’de 716 klinik deney yapıldı, 893 araştırmada Türkler kobay kullanıldı.
Yiyip içtiğiniz ürünlerin etiketini okuyor musunuz? Okuyunca anlıyor musunuz? Mesela 'doğala özdeş' ne demektir? İşte masal ülkesinin raflarını süsleyen ürünleri anlatan ancak müellifi bilinemeyen ilginç makale
Kayseri’deydim. Öğlen, yemek için bir yere götürdüler. Kayseri'nin ünlü bir mantıcısı imiş. “Yer” demek doğru değil, entegre tesis mübarek.

Bir kapıdan 80 kilo giren, diğer kapıdan 100 kilo çıkar.

Yedik, içtik.

Paketlenmiş hazır mantı da satıyorlar.

Aldım iki kutu mantı, eve getirdim, koyduk dondurucuya.

Bir ay sonra yemeye kalktık, baktık mantı acılaşmış.

Niye ki? Eti mi bozuldu?

Etin bozulması mümkün değil, çünkü et yerine soya kıyması kullanıyorlar, içinde et olan mantı neredeyse kalmadı.

Sorduk, öğrendik.

Acılık içindeki azot gazından geliyormuş.

Raf ömrü uzasın diye paketlenme aşamasında azotu basmışlar mantıya.

“Doğala özdeş!” mantı!

Bir bilgi daha: O, mantının raf ömrü uzasın diye içine konan azot gazı, zamanla gıda zehirlemesine yol açıyormuş.

Bunların hepsi “doğala özdeş” gazlar. Onlara "gıda gazı" diyorlar.

Azot gazı da, oksijen de istenmeyen durumlarda “inert” atmosfer oluşturarak gıdaların kısa sürede bozulmasını önlüyor.

Meselâ taze etlere de oksijen gazı veriyorlar ki, hep taze, kıpkırmızı görünsün raflarda.

Yasal bunlar, girin internete, "gıda gazı" diye yazın, görün neler yediğinizi.

***

Geçenlerde markete girdim. Baktım markette zencefilli gazoz da var.

İthal…

Ne mutlu bize. Biz de Batılı marketlerdeki gibi, sokağımızın başındaki markette zencefilli gazoz bulabiliyoruz.

Ya bulamasaydık?

Ne büyük bir eksiklik olurdu.

“Biz, işte böyleyiz abi. Elin adamı yapıyor…” edebiyatı başlar mıydı? “Zencefilli gazozsuz” bir hayat çekilir bir hayat olur muydu?

Biz zavallı “az gelişmiş”, “Doğulu” ülke halkı bugüne kadar “zencefilli gazoz” içmeden nasıl yaşamışız?

Gelin de Orhan Veli’nin “Hardalname” şiirini hatırlamayın. Toprağı bol olsun, ne diyordu “Veli’nin oğlu”?

Ne budala şeymişim meğer,

Senelerden beri anlamamışım

Hardalın cemiyet hayatındaki mevkiini.

"Hardalsız yaşanmaz!"

Bunu Abidin de söylüyordu geçenlerde

Daha büyük hakikatlere

Ermiş olanlara.

Biliyorum, lâzım değil ama hardal,

Allah kimseyi hardaldan etmesin.

Çok şükür artık zencefilli gazoz da içebilen bir toplumuz.

İyi hoş da, şişesine bir bakayım dedim, içinde zencefil var mı?

Yok. Aroması da, rengi de yapay.

Ama kendisi “doğala özdeş”. Tıpkı içinde üretildiği toplumun “doğası” gibi.

***

Markette zencefilli gazoz şişelerinin “Gel gel” ettiği rafların az ilerisindeki balık reyonunda gördüm: Kutulanmış havyar.

Bilenler bilir, siyah havyar kutusu tipiktir.

Baktım, Rusça ve Kril harflerinin taklidi İngilizce “Chaviar” yazıyor kapakta.

Bir de mersin balığı resmi. Altına da, "Original product of Russia" yazmışlar.

Karadeniz’de mersin balıklarını bitirdik şükürler olsun.

Ruslar, Azeriler ve İranlılar uyanıklık yaptılar, Hazar Denizi'nde balığı yakalayıp ameliyatla yumurtasını alıp, balığı geri bıraktılar.

Biz Türk usûlü çalıştık, balığı da, yumurtayı da yedik. (Hatta yumurtlama erginliğine gelmemiş balıkları da yedik).

Kavanozdan gördüğüm kadarıyla siyah inci taneleri parlıyor, tıpkı havyar.

Satıcıya sordum: "Bu mersin balığı havyarı mı?" "Evet abi." dedi.

"Neden ucuz?"

"Rusya'dan geliyor abi, Hazar havyarı".

Kavanozun altındaki etiketi de okumalı. Derin bilgiler var orada.

“İçindekiler: Okyanus balık bulyonu (uskumru); tuz, zeytinyağı; pektin E211, sodyum benzoat E202, Potasyum Sorbat, Doğal renk E153.”

Muhteşem, değil mi?

Sen uskumruyu al, parçala, minik toplar yap, siyaha boya, koruyucu kimyasallarla harmanla ve el âleme "doğala özdeş havyar" diye kakala.

Satan adamın haberi yok.

***

Markete üzüm gelmiş. Kırmızı, iri, dipdiri şeyler. Erik gibiler maşallah!

Nereden geliyor bunlar? Bir sorun bakalım.

Şili'den.

Şili mi?

Evet!

Kaç gündür buradalar?

3-5 gün oldu.

Düşünün, Şili'nin bir köyünde topluyorlar bunları.

Uzun yolculuklar sonunda bizim mahallenin marketine kadar geliyor. Bir süre markette bekliyor. Alıyorsun eve getiriyorsun, evde de 3-5 gün daha, bana mısın demiyor.

Hâlâ kütür kütür.

İyi ama nasıl?

Şahane şeyler var, adına ilâç diyorlar. Üzümlere verilen bu ilâçlardan birinin etiketindeki faydaları sayalım meselâ:

- Dane büyüklüğünü arttırır.

- Dane ağrılığını arttırır.

- Dane şeklini daha düzgün olarak değiştirir.

- Tam olgunlaşmadan daneye parlak, sarı yeşil rengini verir.

- Dayanıklı ve dirençli kabuk sayesinde hasat ve hasat sonrası olabilecek yaralanmalar en aza iner.

- Üründe hastalıklara direnç katar.

- Kullanım dozu yükseldiğinde sofralık üzümlerde hasadı geciktirir.

- Raf ömrü uzar.

Nedir bu?

“Sitokinin”.

Büyüme hormonu.

Bakın şu şansa ki, sitokinin insanda da aynı işe yarıyor.

Sonra anneler şikâyet ediyorlar: "Ee, benim çocuk erken kıllanıyor!"

Bu dünya böyle hanım abla, sen üzümü alırken kıllanmazsan, çocuğun kıllanır.

***

Adana'da tanıdığım çiftçiler var.

Yazın Çukurova’nın Temmuz güneşi altında soğutması olmayan tankerlerle süt topluyorlar mandıralara.

Şoföre soruyorum: "Bozulmuyor mu bu sıcakta süt?"

"Abi, tankere iki bardak hidrojen peroksit döküyorum, akşama kadar bir şey olmuyor."

“Hidrojen peroksit” dediği şey kadınların saçlarının rengini açmak için kullandıkları bir kimyasal.

Çok kötü değil, sadece canlıları öldürüyor.

Süte koyunca bütün bakteriler ölüyor, geriye bozulacak ve bozacak bir şey de kalmıyor.

Doğal olmasa da, “doğala özdeş” süt!

***

Bizim sokağın başında bir çiçekçi var, kaldırım kenarında karanfil ve gül satıyor.

Satmadan önce üstlerine koku sıkıyor.

“Doğala özdeş” koku, “doğala özdeş” gül!

Zavallı bülbül!

***

Bu anlattıklarımın hepsi yasal.

Temel problem şu ki: İnsan doğa ilişkisi değişti.

İnsan yeni bir doğa kurgusu yaptı, kendini doğanın dışına aldı, doğayı alınır-satılır mal yaptı, sentetikleştirdi ve tüketime sundu.

Hal böyle olunca, insan kendisinin doğal bir varlık olduğunu unuttu. (Beşer işte, unutacak elbet.)

İnternetten pantolon, ayakkabı, peynir, arkadaş ve sevgili edinmeyi marifet bildi.

Optik kabloların sunduğu hayatı da hayat bildi.

İnsan artık bu!

DOĞALA ÖZDEŞ!
Sülük tedavisi her derde deva mı ?

Çocukluğumda hamamlarda sülük vurunurlardı. Yani, birkaç santimetre uzunluğunda sülük dediğimiz hayvan vasıtasıyla şifa için kan aldırırlardı. Yenilere kadar da bunu iptidai bir metot olarak bilirdim. Halbuki şimdi, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tıp araştırmacılarının, sülüklerle yeniden araştırma yapmaya başladıklarını hayretle görüyoruz. Belirli şartlar altında bu hayvan, faydalı bir tedavi vasıtası kabul edilmektedir.

Doktorların tıbbî sülük dedikleri bizim küçük vampir, acaba nasıl kan emer? İnsanlar hangi cesaretle bu hayvana derilerini, damarlarını kestirip de kanlarını akıttırıyorlar?
Sülükler, tâ doğuştan modern kan alma metoduna sahiptir. Yani, Sani-i Hakîm, bu iş için onları hususi tanzim etmiş. Şimdi bir laboratuara gidip kan aldırmağa kalksanız; mutlaka carınız yanar. Amma bizim tıbbî sülük hiç acıtmaz. Cenab-ı Hak ona üç adet jilet keskinliğinde çene takmış O, bunlarla operasyon yapar.Sonra yaraya, uyuşturucu şırınga etmeyi de ihmal etmez! İşte bunun için kanını emeceği kimseyi acıtmaz. Acaba bizim sülük efendi, insanların sinir sistemine sahip olduklarını, bunları uyuşturunca acı çektirmeyeceğini hangi tıp fakültesinden öğrendi? Sonra kendi özel uyuşturucu maddesini hangi laboratuarda keşfetti?
Dahası var. Bizim sülük efendinin tıbbî mahareti bundan ibaret değil. İnsanların bir tarafı kesilse ve küçük bir yara açılsa, kan birkaç dakika sonra kendiliğinden kesilir. Bu da Cenab-ı Allah’ın hayatımızın devamı için kanımıza verdiği bir özelliktir. Aksi takdirde hastalık var demektir. Bizim sülük efendi, kestiği damara yanaştı mı, normal olarak şöyle bir yarım saat kadar kan emmelidir. Çünkü ancak bu zaman zarfında bir öğünlük gıdasını alabilir. Eh, bilim sülük efendi insan kanun en iyi tanıyanlardan birisidir! Nasıl olsa o, en az bir doktor kadar bilgili ve bir kimyager kadar maharetli!
Bunun için vücudunda salgı bezleri inşa etmiş. Bu minik laboratuarlarda, kanın pıhtılaşmasını önleyici birudun denilen maddeyi keşfedip imal etmeye başlamış. Uyuşturucunun yanı sıra, deriye bu maddeyi de şırınga eder Böylece kanın; sürekli akmasını sağlayarak istediği kadar içer. Önce, sarsılıp titreyerek emmeye başlar. 20 – 30 dakika sonra, bir öğünlük gıdasını oluşturan kanla şişmiş olarak deriden ayrılır. Ve yavaş yavaş sindirim işlemine başlar.
Hani insan, sülüğün kan emmek için sahip olduğu özel aletlerini, vücudunun hususi tanzimini ve tıbbî maharetlerini Cenab-ı Allah’a vermese, onu, mütehassıs bir doktor, eşsiz bir biyokimyacı kabul etmesi gerekiyor. Bilmem başka nasıl izah edeceğiz? 4nu yaratan ancak Cenab-ı Hak’tır. Çünkü Rabbımız canlıları ve onların kanlarını, sinir sistemlerini en iyi bilen2at’tır. İşte bunun için sülüğü ona göre tanzim etmiştir: Sülüğün varlığı ve kan emmek için hususi tanzimi gösteriyor ki, sülüğü kim yaratmışsa, insanları da yaratan O’dur. Evet, bir sülüğün vücudumuzda açacağı yarayı uyuşturabilmesi, kanımızın akışını sağlayan humdun maddesini imal edebilmesi, yaratıcının birliğine bir ispattır. Vahdaniyete bir delildir.
Bakın, sülüğün vücudunda, Rabbımızın daha ne hikmetleri var.
Sülük, bir insan vücudundan 20 – 30 dakikada aldığı kanla, hayatını tânı altı ay kadar sürdürebilir. Bunu nasıl sağlar? Niçin bir emişte hu kadar çok kan alma istidadı verilmiş?
Tıbbî sülük, yaşadığı kendi tabiî sulak ortamında, insan kanına benzeyen bir besini kolay kolay bulamaz. Bu yüzden Sani-î Hakim olan Rabbımız, onun vücuduna, elde ettiği bir besinden en fazla faydalanabileceği bir sistem yerleştirmiştir. Şöyle ki : Bir öğünlük besinini emip ve depolarken vücudu, normal hacmine göre on kat şişebilmektedir. Emmeden sonra, önce kanın suyu ayrılır ve özel ceplerde depolanır. İş bununla da bitmez. Kanın çözüşmemesi gerekir.Bunun için de bağırsaklarında bulundurduğuöze’1 bakterileri (Pseudomonas hirudinus) kullanır. İşte bu sistem sayesinde bir sülük, yalnız bir öğün yemeği ile hayatını altı ay kadar sürdürebilir. Hatta bu süre sonunda kendi vücut dokularını parçalayarak bir süre daha yaşayabilir.
Bu hayvan şimdi modern tıpta nerelerde 9kullanılıyor?
Sülük uygulamasının, ciddi doku zedeleme sinin verdiği rahatsızlıkları giderdiği görülüyor.Meselâ ameliyattan sonra yara izini taşıyan dokuyu iyileştirdiğini gösteren emareler var. Sülükler kan çekme aracı olarak da kullanılabilecek. Bilhassa kalp yetmezliği, ya da kalp krizi geçiren insanların tedavisi onların yeni kullanım sahalarıdır. Ayrıca son araştırmalar, vücuttan kopmuş organların dikilmesinde de onların işe yaradığını göstermiştir.
Sülüğün hiç acıtmadan, modern bir tarzda kan emebilme vasfı, bu şekilde hususi tanzimi bize mühim bir sünnete işaret etmektedir : Kan aldırmak. Hazret-i Peygamber hacamat âleti vurmakla kan aldırmıştır. Bir hadîste şöyle duyuruluyor :
Şifa üç şeye münhasırdır : Bal şerbeti içmek hacamat âleti vurmak, ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi (başka çare kalmadıkça) ateşle dağlamaktan men ederim (Sahîh-i Buhari; 12. cilt, sayfa 79).
Mademki iki cihan serveri, Hz. Peygamber(S.), kan aldırmak şifa demiştir, o mutlaka şifadır. Çünkü O’nu konuşturan Rabbimizdir. O kendi hevasından, nefsinden konuşmaz. Sünnetinde, emir ve tavsiyelerinde, hem bu hayatımız için, hem de öldükten sonraki ebedî hayatımız için derin hikmetler, azim faydalar vardır.
Şimdi tıp ilmine bakalım. Kan aldırmak gerçekten insan sağlığı için faydalı mı?
Kan aldırılınca, anormal derecede koyu kanı bulunan hastaların beyinlerinden geçen kan akışı hızlanabilmektedir. Bu keşif, Londra Milli Hastahanesinde ve Kopenhag Kraliyet hastahanesindeki araştırmalarda bulunmuştur.
Kanın emilin incelmesi, kandaki alyuvar yoğurduğunu azaltır. Böylece kalp, beyne daha rahat pompalama yapar. Kan emilince, kandakiıoksijen taşıyıcı madde olan hemoglobin seviyesi de düşer. Bu yüzden kan, beyine yeterli oksijeni taşıyabilmesi için daha hızlı akmaya başlar.
Ayrıca araştırmacılar, kan akışının artmasıyla insanın ataklığının fark edilir derecede arttığını ispatlamışlardır.
Koyu kandan dolayı kalp krizi ve kalp yetmezliği tehlikesi altında bulunan insanlarda kan aldırmanın koruyucu bir rol oynayabileceği de tahmin edilmektedir. Bu tahmin, İngiltere ve Danimarka’da yapılan son araştırmalarca desteklenmektedir.
Şimdi düşünelim : 1400 sene evvel yaşamış ümmî bir insan, kan aldırmanın bunca faydasını nasıl bildi? 1400 sene evvel, şimdiki zamana kıyasla, cehaletin kol gezdiği bir devirde, bir insanın çıkıp ta başını yardırıp kan aldırması kolay anlaşılacak bir iş değildir. Böyle derin tıpâ ilgisi isteyen bir işi, O Zat’ın, kendinden emin olarak yapması ve etrafına da inandırması, O’nun peygamberliğine aşikâr bir delildir.

H.Hüseyin Korkmaz/
kalbinsesi.com