Tag Archives: gıda haberleri

Yalanın meşru sayıldığı, yalancılığın meslek edinildiği bir dönemden geçiyoruz. Adamın birine, görülmekte olan bir davası için yalancı şahit gerekmiş. Kimileri aradığı yalancı şahidi, yalancılar kahvesinde bulabileceğini söyleyince, doğruca yalancılar kahvesinin yolunu tutmuş…

Yalancılar kahvelerinde her konu için uzmanlaşmış yalancılar olduğundan, bu adam, alacak verecek meselelerinde profesyonel yalancıların olduğu kahveye girmiş…

Girer girmez biri adama ‘Abi şe..siz size daha borcunu ödemedi mi?’ diye çıkışmış. Adam, ‘hayır borçlu olan benim’ deyince, bu kez ‘abi şe..size kaç defa ödeyeceksin?’ demiş.

Yalan ve hile sorunu günümüzde birçok sektör için geçerli olmakla birlikte konumuzun gıda olması hasebiyle, gıda sektöründeki yalanlar, -bu tür kahvehanelerde geliştirilmediğine göre- acaba kimler tarafından niçin geliştirilmiştir ve bu alanlar nelerdir?

Satın alınan ürünlerin etiketlerinde, çarşı pazarda ve bazı uzmanların(!) dilinde aşağıdaki ifadeleri sıkça okur veya duyarız. Peki, bunlar ne anlama gelir?

Ürünün üzerinde “yüzde yüz yerli” yazıyor, içindekileri okuyorsunuz, neredeyse Türkçe kelime yok. İçindekilerin çoğu ithal malzemeler…

Karton kutu veya seleye/sepete samanı koyup, üstüne de “köy yumurtası” yazdın mı, işte sana yersen(!) köy yumurtası? Sanki köyde tavuk kaldı da! Bir de köyde ne kadar çok yumurta üretiliyormuş ki, artık her satanın sattığı köy yumurtası…

Ürünün içindekiler kısmına bakıyorsun, “yenilebilir jelâtin” yazıyor. Bir de yanında “Ürünlerimizde domuz yağı ve domuzdan elde edilen hiçbir katkı maddesi yoktur” ibaresi gözümüze sokarcasına not ediliyor. Oysa Türkiye’de 1 gr bile jelâtin üretilmez. DTM verilerine göre; Türkiye jelâtini 16’sı batılı, toplam 17 ülkeden ithal ediyor. Dünyada jelâtinin yüzde 70’i domuz derisinden üretilir. Geriye kalan yüzde 30’un ise helâl kesim olduğunun hiçbir garantisi zaten yok. Okumaya devam ediyorsunuz ve üründe “mono digliserit” içeriğini görüyorsunuz. Ne garip ki, çoğu kez buda domuzdan elde edilir...

Bazı ekmek yapımında İngilizce kısaltıcı anlamında “shortening/yağ” ifadesini görürüz. Unlu mâmullerde dünya gıda literatürüne de bu isimle geçen ‘shortening/unlu mâmul yağları’ kullanılır. Bununda en ucuzu ve yaygın olanı, “domuz iç yağı ve kuyruk yağı” (lard) olanıdır. Ekmek satışları çoğunlukla etiketsiz olduğu için, alırken kimse en çok tüketilen gıda maddesinin içeriğini zaten öğrenemez…

Hikmetinden sual olunmaz, her nedense dünyada üretilen her şeyin helâli(!), hiçbir denetimin olmadığı, olsa bile menşeinin ne devletin, ne de tüketicinin umurunda olmadığı ülkemize -bir yolunu bulup- geliyor demek ki?

Artık her üründe ‘domuz içermez’ uyarısı “alkol ve türevi katkılar içermez” uyarısıyla birlikte bulunuyor. Tavuktan gazoza, bazı tatlılardan kolaya, meyve sularından enerji içeceklerine kadar pek çok ürüne alkol ekleniyor. Mevzuat hazretlerinin izin verdiği ürünlere alkol eklenmesi devam ettiği halde, bu klişe yalanda ambalajlara not edilmeye devam ediyor…

Bazı yalanlar da var ki; gerçeğini yazsalar çoğu insan bu ürünleri satın almayacak. İşte bunlardan bir kaçı…

Margarin yerine “hidrojenize bitkisel yağ”, dikkat ishal olabilirsiniz yerine “laksatif etki” yazılmalı ki, gönül rahatlığıyla alıp tüketelim.

Fenilalanin vücut için gereklidir. Bu ihtiyaç, proteinli gıdalardan sağlanır. Ancak endüstriyel ürünlerle alınan fenilalanin, -bir amino asidin metobolize edilemeyerek- kanda ve diğer vücut sıvılarında artarak çocuğun gelişmekte olan beynini harap edip, Türkiye’de yaygın görülen ileri derecede zeka özürlü (fenilketonüri) olmasına neden olduğu iddia edilir. Bu soruna ise, çoğunluğu -son günlerin en tartışmalı ürünü olan- mısırdan elde edilen früktoz, glikoz gibi şekerler ile aspartam, sakkarin gibi tatlandırıcıların yol açtığı belirtiliyor. Bu tatlandırıcıları içeren ürünlerin kullanıldığı endüstriyel gıdalarda ‘fenilalanin içerir’ uyarısı yer alır. Peki, ürünlerin ambalajında ‘fenilalanin içerir’ yerine; ‘şişmanlığa, diyabete, kansere neden olabilir’ denilse, alır mıydınız? Siz almazsanız kapitalist endüstri bunu kime satardı? Ekonomik istikrar bozulacağına, sizin sağlığınız bozulsa kıyamet mi kopar? Bir iki cazgırlık yapıp, susarsınız nasılsa…

Şeker hastasısınız ve doktorunuz reçetenize tatlandırıcı yazdı. Baktınız ki aspartam, sakkarin veya bir benzeriymiş… Oysa aspartam; yüzde 40 oranında sinirsel bir uyarıcı olan aspartik asit, yüzde 50 oranında beyin için zararlı fenilalanin ve yüzde 10 oranında da metil alkol içerir. Evet, yanlış duymadınız, metil alkol yani kanserojen ispirto... Bu üründe de, “alkol içermez yazıyor”du değil mi?

Güya ülkemizde, bebeklerin ürünlerine GDO’lu ürün eklemek yasak(!) ya… Ama bir bakın, Bebe… diye devam eden markanın -6 aylık bebekler için gerekli- diye pazarladığı gereksiz bebek ürününün etiketinde “modifiye mısır nişastası” yazıyor. Sadece onda mı? Ketçaplar, soslar, çorbalar, çikolatalar vs’lerde de rastlıyoruz aynı ifadeye… Peki, “modifiye” ne demek? ‘Yok canım değildir!’ Tam da tahmin ettiğiniz gibi, yani GDO’lu demek.

Devletin kurumu Çaykur bile, kimyasal gübrelerle yetiştirilen ve fermante edilen çayların ambalajına “doğal” yazıyor. Üstüne üstlük bir de üç-dört katına “organik” dediği çayı satıyor. TDK’nın sözlüğüne baktığınızda ‘organik, natürel, doğal, tabiî’ kelimeleri aynı anlama geliyor. Yani bu kelimeler, ‘tabiî’ kelimesinin yerine uydurulmuş. Peki, hangisi doğru ‘organik mi, doğal mı?’ Natürel, doğal, organik masalını devlet yaparda, özel sektör geri durur mu?

Pazarda herkes “tarla domatesi bunlar” diye bağırıyor. Neredeyse her üründe doğal, natürel ve şimdi de organik... Bakalım ardından ne gelecek?
-
Bazı reklamları hatırlayın… “Anne sütü kadar değerli” ve “fındık ye aynısı” gibi bilinçaltını yöneten şeytanca cümleler…

Süt, UHT ve pastörize edildiğinde, sindirim ve emilmesi gerekli olan laktaz, galaktaz, fosfataz gibi bazı faydalı enzimlerin yok olmasına neden olur. Pastörize ve UHT sütü sindirebilmek için zorlanan pankreasın kanser/hasar görmesine rağmen, hâlâ birileri bu ürünleri önerir. “Normal süt”ü ise “sokak sütü” olarak küçümser…

Neredeyse her üründe “doğala özdeş aroma” ifadesini görürüz. Kimisi ise “Yapay aroma içermez, doğala özdeş aroma” gibi ifadeler koyuyor. Demek ki yapay yani kimyasal aromada kullanılıyormuş… Peki “doğala özdeş aroma” ne demek? Mesela ürün çilek, fındık, kayısı, şeftali vs aromalarından birini içersin ve üzerinde de “doğala özdeş aroma” yazsın… Peki bu özdeş aroma yanında ifade edildiği gibi doğal mı?

Bir üründen aroma elde etmek her zaman ekonomik olmadığı gibi çok da pahalı olabilir. Ama aromanın, illaki adı geçen meyveden olması gerekmiyor. Bakteri, mantar gibi organizmalar, devasa tanklarda fermante edilip, ‘özdeş aroma’ elde edilir… Fizyoterapist Oğuzhan Söylemez’e göre; bu şekilde 1 kilo özdeş şeftali aroması elde etmek, hem 20 kat daha ucuz, hem de tadı daha keskin...

İşte doğala özdeş denilen meyve aromalarından bazılarının kaynağı:
Sporobolomyces odorus/mantardan doğala özdeş şeftali aroması,
Trichoderma viride/yermantarından doğala özdeş Hindistancevizi aroması,
Trametes odorata/ağaç mantarından doğala özdeş bal aroması,
Bacilus subtilis ve Corynebacterium glutamicum/mikroptan doğala özdeş fındık aroması.

Lütfen “devlet bunlara neden müsaade ediyor” gibi soruları artık sormayınız. Bu devlet, 1923’lerden bu yana kendisi sigara ve içki üretip satar. Hatta yıllarca askerine sigara parası verir. Aynı devlet, hâlâ “milli piyango”, “spor toto” vs resmi kumarlarla yurttaşını soyar.

Kul hakkının önemli ölçüde tedavülden kaldırıldığı günümüzde, tüccarların önemli bir kısmı için Hz Peygamber s.a.v.’in, aşağıdaki Hadis-i Şerif’i nasıl bir anlam taşıdığına, bu hilelere müracaat edenler karar vermeli elbette. Ancak bizler de bu tür hileli ürünleri almaya devam edersek, aldatılmayı hak edip, aldatanları da teşvik etmiş olmaz mıyız?

Hz. Ebu Hureyre r.a. anlatıyor: "Rasülullah s.a.v. çarşıda bir yiyecek yığınına rastlayınca, elini yığına daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet bulaştı.

Rasülullah s.a.v., satıcıya: ‘Ey satıcı nedir bu?’ diye çıkıştı.
Satıcı: ‘Ey Allah'ın Resulü, yağmur ıslattı’, deyince;
Rasülullah: ‘Bu ıslaklığı üste getirip, herkesin görmesini sağlasaydın ya? Kim bizi aldatırsa, o bizden değildir’ buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Dâvud ve Tirmizî…)

İşte bunlar ve çok daha fazlasını, oldukça hacimli bir eserde topladık. Bununla da yetinmeyerek, “iyi ama ne yemeli ve nasıl temin etmeli”yi de izaha çalıştık. Uzun bir çabanın ürünü olan “ŞEYTAN YE DİYOR! İnsan ne yemeli ne yememeli?” kitabı, Mart başında kitap satılan yerlerde bulunabilecek.
Kemal Özer
Eskiden insanlar da, hayvanlar da, bitkiler de topraktan beslenirdi, artık böyle değil. Hayvanların çoğu toprak yüzü görmeden hayata veda ediyor. Bu durum, şehirde yaşayan çoğu insan içinde geçerli.
Bitkilerse şimdilik önemli ölçüde toprakta yeşerse de, besinlerini topraktan değil, kimyasallardan alıyor. Amerika ve Japonya gibi ülkelerde fabrika tarımına çoktan geçildi. Dev cam fanuslarda topraksız tarım ürünleri yetiştiriliyor. Gereksinimleri dijital cihazlarca petrokimya ürünlerinden sağlanıyor.

Oysa sığırlar, koyunlar, keçiler ve develer hatta tavuklar sadece ot/tahıl yemek üzere yaratılmışlar. Artık onlar envai tür bitkinin olduğu meralarda değil, hayvan hapishanelerinde GDO’lu soya ve mısırlar ve hayvan atıkları yemeye mahkûmlar.

Dili olsa da konuşsalar, failleri için hayırlı hiçbir cümle söylemezler. İsteseler de örtemezler bu zulmü.

Son günlerde Avrupa 30’dan fazla insanını, ‘e-koli bakterisi’ (EHEC veya Enterohemorajik coli)’ne kurban verdi. Binlercesi de tedavi altında.

Alman makamları, bakterinin, İspanya’dan gelen tarım ürünlerinden bulaştığını iddia etti. Avrupa’da sebze meyve tüketimini durma noktasına getiren bu açıklama, İspanya’yı milyarlarca euro zarara uğrattı.

Almanya’nın ilk açıklaması çokta haksız değil. Çünkü E-koli sadece hayvanlarda görülen bir bakteri değil, bitkisel ürünlerde de görülebilir.

Uzmanlar, mısırla beslenen hayvanların bağırsaklarının adeta bir e-koli deposu olduğunda hemfikirler. Hayvanlar otlar yerine mısırla beslenmeye devam ettiği müddetçe, e-koli sayısız insanın yaşamına mâl olacak.

E-koli bakterisi taşıyan hayvanların gübreleri, bakterinin tarlaya ulaşmasını sağlıyor. Son gelişme gösterdi ki, durum bununla da sınırlı değil.

Birkaç yıl önce, başta ABD olmak üzere çok sayıda ülkede hamburger yiyen bazı çocuk ve kadınlar aniden ölmüştü. Olay çarçabuk örtbas edilmişti.

Bu kez durum bambaşka. Alman Tarım Bakanı Gert Hahne, salgının nedeninin ‘GDO’lu soyalar’ olduğunu söyledi. Bu açıklama, GDO konusunda bir milat.

Bir başka itiraf ise Conservative Critics blogundan geldi. Bloğa göre, benzer bir olay 2 yıl önce California’da yaşanmıştı. GDO’lu gıdalardan yiyen yüzlerce kişi ölmüştü. Neden, yine e-koliydi. Ancak, GDO endüstrisini korumak amacıyla olay kapatıldı.

E-Koli; mide bağırsak enfeksiyonu, böbrek yetmezliği hatta ölüme yol açan bir bakteri.

GDO’cular E-koli’yi, genetiği değiştirilmiş DNA’nın klonlanması için kullanıyor. Genetik değişiklik sürecinde mutasyona uğrayan bakteri, çok daha tehlikeli bir boyut kazanmış durumda. Alman makamlarına göre, mutasyona uğrayan yeni e-koli bakterisinin tespiti hiç de kolay değil.

Geçtiğimiz yıl Türkiye’de, Burger King’e et sağlayan bir firmanın etlerinde e-koli bakterisi tespit edildiği ve bu durumun Tarım Bakanlığı’nca kamuoyundan gizlendiği ortaya çıkmıştı. E-koli taşıyan tonlarca etin akıbeti hâlâ meçhul.

Endüstriyel tesislerde, binlerce hayvanın etleri aynı potada karıştırılarak üretim yapılır. Bu da bakteri veya virüs taşıyan herhangi bir hayvanın etinin, bakteri veya virüsün her şeye bulaşmasını sağlıyor.

Gıda endüstrisi bu ölümcül bakterilerden kurtulmak için çoğu kez, bir başka ölümcül maddeye yani amonyağa müracaat ediyor. Kısacası şirket çıkarı, insanlığa ölümlerden ölüm seçenekleri sunuyor.

Batıdaki gelişmeleri Bakan Zafer Çağlayan, ürün güvenliği konusunda yoğun bir çalışma yaptıklarını söyleyip ekliyor; “Türkiye açısından, bizim salatalığımız açısından böyle bir şey yok. İhracatımız açısından da olumsuz bir şey yok.” Ah! Her şey keşke bizimkilerin iddia ettiği kadar basit olsa. Oysa değil…

Batıda kol gezen bu ölümcül virüs ve bakteriler, Türkiye’yi sevmiyor mu ki de bize pek uğramıyorlar? Bizim eli ve dili sopalı devlet yetkililerini gören virüs ve bakterilerin ne işi olur ki bu ülkede, öyle değil mi?

‘Var mı yok mu?’ derseniz, ben olmadığına asla inanmam. En sıkı denetimlerin yapıldığı Almanya’da olacak da bizde olmayacak! Olmaması için mucize bile yetersiz kalır. Olsa da, bu ülke de asla bu tür bilgiler kamuoyu ile paylaşılmaz.

Çünkü bu ülkede ‘ekonomi zarar görmesin’ mantığı tavan yapmış. Önemli olan insanın zarar görmemesi değil, ekonominin zarar görmemesi. Ne yazık ki, anlayış bu!

Ukrayna’dan zehirli yağ sevk edilir, bizim Bakanlık açıklama yapar: ‘Bizde yok.’ Rusya, ‘ürünlerinizde yüksek oranda pestisit var’ diye geri gönderir, bizim Bakanlık yalanlar, ama gizliden pestisitli ürün gönderen üreticiye ceza keser ve savcılığa sevk eder. Fransa ‘Türk domateslerinde ‘hepatit virüsü’ bulundu’ diye gümrükten çevirir. Bizim Bakanlık, sumen altı yapar.

Etlerde ölümcül e-koli görülür, kimse duymasın diye gizlerler. Şirketler insanları zehirler, ‘ticari sır’ maskarasıyla üstünü kapatırlar. E-koli batıyı kasıp kavurur ama bize uğramaz. Bizde mantık bu…

Türkiye tüm gerçekleri gizlese de, öyle anlaşılıyor ki, insanlık önü alınmaz bir canavarla karşı karşıya. Emin olun, insan yine kendini yiyen yeni canavarı üretmeyi başardı.
Kemal özer
‘Hangi katkı maddeleri sağlıklı, hangileri sağlıksız?’ ‘Hangileri tüketilebilir, hangileri tüketilemez?’ diye devam eden sorularla karşılaşıyoruz.

Bir zamanlar bizde bu katkı maddesi işiyle epey uğraşarak tanzim etmeye çalışmıştık. Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurduğumuzda bu mesele bir projeye dönüşmüştü.

Projeye göre katkı maddelerini bitkisel, hayvansal ve kimyasal olarak tasnif ettik. Gıda Mühendisi olmasına karşın ilahiyat okuyan Nuray Özçelik kardeşimiz, katkı maddelerinin türü, menşei, zararları ile ilgili araştırma görevini üstlendi.

Projeye göre, mobil aletler için geliştirdiğimiz bir yazılımla her şeyi kolayca inceleyebilecektik. Bunun için yazılım geliştirildi. Nuray Hanım ise iki yıl araştırıp, katkı maddelerini inceledi. Her şey bitti ama biz projeden vazgeçtik.

Çünkü hata ettiğimizi anlamak için 3 yıl zaman geçmesi ve çok sayıda kaynağı taramamız gerekiyormuş.

Bu vesileyle kaynakları taradık, iyi de oldu. Eriştiğimiz sonuç; doğrusu hem memnuniyet verici, hem de kahredici oldu.

Memnuniyet verici, çünkü toplumu hataya sevk etmemiş olduk. Kahredici, çünkü bu kadar kötü bir manzara ile karşılaşacağımızı tahmin bile etmemiştik.

Önce zannediyorduk ki, bir katkı maddesi bitkisel ise “tüketilebilirdi” Oysa hiç de öyle değilmiş ve endüstri bize, zehri bal diye yutturuyormuş.

Hayvansal denildiğinde, Müslüman bir kimsenin aklına hemen ‘sakın domuz olmasın’ veya ‘sığır mı, domuz mu’ gibi sorular gelir. Hassas Müslüman ilave olarak ‘bu hayvan helal kesim mi’ diye sorar.

Eğitilmiş Müslüman zihin ise bütün bunlara ilaveten ‘bu hayvan Kur’an-ı Kerim’in ‘helal ve temiz’ kuralına uygun mu?’ sorusunun cevabını da arar.

Kimyasal yani suni olanlara ise ‘doğala özdeş’ şeklinde bir palavra ekledikleri için, ehli ve hassas olanları hariç, pek çok kimse tedirgin olmuyor. ‘Sağlıksız olsa, devlet izin vermez’ der çoğu kimse ve umursamadan körpe bedenlere bile olanca zehri yükler. Sonra da ‘neden hastalandı yavrum? Oysa ona çok da iyi bakmıştım’ diye dövünür.

Bitkisel olanlara gelince, hemen hepimizin zihninde tabiat canlanıyor. Hep birden gözümüzün önüne, bitkilerin o güzelim tabii halleri geliyor.

Oysa durum hiç de öyle değil. Siz hiçbir ürünün etiketinde ‘margarin’ yazdığını gördünüz mü? Ben görmedim. Oysa margarin olduğu halde ‘bitkisel yağ’ yazdığını görürüz. Ne güzel değil mi? Bitkisel yağ…

Artık margarin konusunda bir tek kelime bile yazarak, zaman ve kelime israfına gerek yok.

Bugün gıda katkı maddeleri; üretim maliyetlerini azaltmak, bozulmayı geciktirerek raf ömrünü uzatmak, tadı artırmak ve değiştirmek, cezp edici kılmak, berraklaştırmak ve rengini güzelleştirmek, hacmini artırmak, karışımı sağlamak vs. vs. gibi amaçlarla ölçüsüzce kullanılır.

Raftan beslenen herkes, üstelik yeni doğmuş veya daha anne karnındaki bir bebek bile, her gün bu katkı maddelerinin envai türüne maruz kalır.

Prof Dr Earl Mindell’e göre, bunların “pek çoğu zararlı, hiçbiri tehlikesiz değil!”

Bizim ‘ortodoks/modern eğitim’ almış taifeye göre ‘referans kurum’, bağımsız ve objektif kitlelere göre ‘güvenilmez’, bize göre ise ‘beş para etmez’ şeytani bir kuruluş olan, Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi FDA’nın, katkı maddelerine yönelik GRAS yani ‘güven’ sıralaması var.

Ne üzücüdür ki, FDA’nın GRAS sıralamasına giren bir katkı maddesinin onay almasına gerek yoktur ve hiçbir sınırlama olmaksızın piyasada ölçüsüzce kullanılır. Batı Pasifik Üniversitesi’nden Dr Mindell, ‘güvenli’ diye piyasada dolaşan 20 katkı maddesini inceleyip, “Earl’ün en korkunç 20’si” diyerek listeliyor.

Birinci sırada yer alan ‘akasya zamkı’ hafif kullanıldığında, askım krizine, döküntülere yol açar, hamile hayvan deneylerinde ölümlere neden olur.

Alginik asit, hamilelerde anormal fetüs gelişimine yol açar.

Beyaz unda katılaşmayı, diş macununda parlatmayı, peynirde erimeyi sağlayıcı gibi çok amaçlı kullanılan alüminyum, hafıza problemlerine, yaşlılık bunamasına, alzheimere, ağız ülserine, böbrek sorunlarına neden olur.

Yiyecek ve içeceklerde çok yaygın ve aşırı derece kullanılan gıda boyaları, çocuklarda hiperaktiviteye, öğrenme zorluğuna, alerjiye neden olur.

Pek çok üründe kullanılan benzaldehit, bazı kimselerde depresyona neden olur. Bir not: Sağlık Bakanlığı’nın bayram sırasında açıkladığı Türkiye'nin psikoloji haritasına göre; 5 kişiden birinin ruhsal sorunu var ve her 10 çocuktan biri klinik düzeyde psikolojik soruna dahip.

Jölelerden reçellere, margarinlerden içeceklere kadar pek çok üründe yaygın kullanılan benzoik asit; deri dökülmelerine, mide ve barsak sorunlarına, hiperaktiviteye neden olur.

BHA veya BHT; karaciğer ve böbrek hasarlarına, çocuklarda davranış bozukluklarına ve bağışıklık sistemi zafiyetine neden olur.

Genellikle BTH ve BHA ile birlikte kullanılan bir diğer katkı ise propil gallattır. Mide bağırsak rahatsızlıklarıyla, böbrek ve karaciğer sorunlarına neden olur.

Sukroz asetat izobütirat (E444)’ın bitkisel kökenli yağların üretiminde bromine edici olarak kullanımına Türk Gıda Kodeksi izin veriyor. Bromine edilmiş bitkisel yağlar, doğum kusurları ve çocuklarda büyüme problemlerine yol açabiliyor.

Ürünlerde yoğunlaştırıcı olarak kullanılan carregeenan; kolite, ülseratif kolite ve kansere yol açar.

Asit tuzları; deride kızarıklıklara, böbrek hasarlarına, mide ve bağırsak bozukluklarına, mineral dengesizliklerine neden olur.

Hidrolize bitkisel proteinler çok miktarda zararlı MSG tuzu içerirler ve bebeklerin beyin ve sinir sistemi hasarlarına yol açarlar.

Artık hemen her şeyde görmeye başladığımız, ‘Çin tuzu’ diye de bilinen ‘monosodyum glutamat’ yani MSG, kalp ritmi düzensizliği, baş ağrıları, kas güçsüzlüğü, bulantı, yüksek kan basıncı, kaşıntı, alerji gibi çok sayıda soruna neden olabilir.

Katkılı ekmeklere, kahvaltılık gevreklere eklenen ‘ferik pirofosphat, ferik soydum pirofosphat, ferröz laktat’ gibi demir tuzları; kalp krizine, hamile ve ülserli kişilerde başkaca toksik etkiye neden olabilir.

Hemen her üründe gördüğümüz soya, mısır, yer fıstığı gibi ürünler ile hınzır gibi hayvanlardan elde edilen monogliseritler ve digliseritler, asetile monogliseritler ve digliseritler çok kimse de alerjiye neden olurlar.

Gıda zehirlenmelerini önlediği gerekçesiyle pek çok ürüne eklenen nitratlar, mide kanserine neden olur.

Meyve, sebzelerin daha uzun süre dayanmalarını sağlamak ve parlak göstermek için eklenen koruyucu parafin, aynı zamanda şekerleri parlak göstermek, nem kaybını önlemek ve bozulmayı geciktirmek için gıda görünümlü ürünlerde yaygın olarak kullanılan bir nevi mumdur. Meyve veya sebzenin dışına sürüldüğünde, bundan yıkayarak bile kurtulmak imkânsız. Kabuğunu soymakta çare değildir. Bunların ne zararı mı var? Sıralamaya ne gerek var. Neye yok ki?

Çoğunlukla fırında pişirilen tatlı, pasta, börek türü ürünlerde hatta unlarda kullanılan potasyum bromat; mide, böbrek, sinir sistemi bozukluklarına yol açar hatta kansere…

Sebzelerin rengini koruması başta olmak üzere, gıdaların korunması için kullanılan sülfitler, astım, ağır alerjik reaksiyon ve ölüme yol açabilir.

Katkı maddelerindeki sorunlar böyle devam edip gider ve sonu da gelmez. Bir hayvan veya bitki katkı maddesine dönüşmüşse, o tahminlerimizi zorlayacak kadar işlemden geçerek, bambaşka bir şekil kazanıyor demektir. Bu sırada bünyesinde barınan ne kadar besin varsa yok oluyor, hatta zararlı bir maddeye dönüşüyor.

Yani ‘bitkisellik’ bu işe kaynaklık etmekten başka bir anlam taşımaz hâle geliyor. Tıpkı şarapta olduğu gibi…

Dahası bunlar bir ürüne dönüşürken, üç-beşi, sekiz-onu, on beş-yirmisi aynı anda kullanılarak minik bir kimyasal bombaya dönüşüyor. Ne uğruna? Üreticimizin ürünü bozulmasın, güzel ve hacimli gözüksün… Bizde bu yalanı kolayca yutarak tüketelim ki onlar çok para kazansınlar...

Bu bombaların diğer bombalardan farkı, bizim kendimize gönüllü olarak uygulamamız.

Şimdi kimileri ‘bir Müslüman bu ürünleri nasıl üretir, nasıl satar?’ diye soruyor. Ama iyi de nasıl tüketiri sormuyor. Yine kimileri, ‘bu katkıları içeren ürünlerin üzerlerinde ‘helal’ yazıyor, hatta sertifikalanmış bile’ diye soruyor. Bu sorular çok doğru. Bir Müslüman bunu yapamaz. Ama bugünün “Müslümanları” bunu hem üretiyor, hem de tüketiyor.
Kemal Özer